[Telif tarihi: Aralık 2014]
Evvela; “Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır; muzaaf iştiyak, muhabbettir; muzaaf muhabbet dahi, aşktır.” (Muzaaf: iki misli, iştiyak: arzu)
İkinci olarak; vaaz yapıyorum sanılmasın, fakat Peygamber efendimizin (asm) kadın ve erkeklere ait bildirdiği vazifeleri bilmek ve yapmak mutluluğun asıl formulü.
Mesela; gayr-ı meşru olarak flört edip gezenler, evlenmeden önce aşk diyerek meşru sınırları aşanlar, yani başbaşa yemekler yiyip, beraber gezip, hakikatta halvet durumuna düşenler kendilerini ‘aşkım, şuyum, buyum’ diye şımartıyorlar ve hakikatın dışında aslı yalan olan şeylere kendilerini alıştırıp inandırıyorlar. (Kalabalık bir restoranda bulunmak halveti çok da engellemiyor, zira konuşacakları romantik! şeyleri kimse duymayacak.)
(Meşru olarak görüşmeler yapanlar, halvete düşmeyenler de aşık olabilir, ve hakiki aşk da bunlarınki olabilir, izahı gelecek.)
Önceleri; bu, aslı hayâl olan ve kendi hayâllerini tatminden ibaret olan iltifatlar, adına da aşk dedikleri sahte haller; aslında karşı tarafı sevmek değil, ‘ondan aldığı lezzeti sevmek’ manasında olan tavırlar elbette hakikatı ifade etmiyor.
Bunlar eğer evlenirse bayan; iltifatlara, hayâlî lezzetlere, bedelsiz bir ilgi alakaya, belki de yapmacık tavırlara, cicim rolüne alıştığı için evlenince üzerine düşen sorumlulukları esaret olarak algılayabiliyor, sonra da aşkımız bitti diyor. Erkek de o cicim hallerinin değişip gerçeklerin o kadar tatlı olmadığını görünce aşkını bitirebiliyor. (Evlilik öncesi flörtlerin zararına bir bakın!)
Zira evlilik dışındaki aşk sürecinde bayan için; yemeği annesi yapıyor, bulaşığı annesi yıkıyor, temizliği annesi yapıyordu, ihtiyaçlarını da babası karşılıyordu. Erkek içinse; onun da üzerinde bir sorumluluk yoktu. Böyle yaşarken aşkta ne zahmet var. Halbuki karşılıksız bir şey dünya şartlarında yok. Pembe diziler hariç. Hayâlî senaryolardan aşkı öğrenen elbette isabet etmiyor, hakikatı görmüyor.
Eğer bayan, önceden birilerine sevgili olmaya cevaz vermişse; serbestliğe, yalan iltifatlara, aşırı hissî tatminlere alıştığı için, kocasıyla olan normal ilişkisi ona yetmez. Aşkımız yok der. Ve evlilik sonrasında; erkeği erkek yapan namuslu, otoriter tavırlarına tahammül edemiyor. Halbuki erkek, ailesine fıtrî olarak sahip çıkma güdüsündendir ve sözünü de dinletmek ister, bunda kendini de tatmin etmek isteyebilir, bu zararlı bi durum değildir. Bu erkekliğin gereğidir. ‘Aile Reisliği’ duygusunun zuhurudur.
Erkek ise, o da sevgili gibi hallere kendi nefsinde fetva verdiyse; cezasını buluyor, aşkla evlendiğini düşündüğü ilişkide ilk beş yılı anlaşmazlık, tartışma, sevmemek ile gidiyor, sözünü geçiremiyor, zira yaşamadığı bi hakikatı kimse kimseye kabul ettiremez. Sonra zamanla iki taraf da hatasının keffaretini ödediğinde (inşaallah) normalleşiyor. Sevgi tarzına dönüşüyor, ama kısmî ve kırgın, biraz da mecburî bir sevgi, aşk değil.
Ayrıca manevi duygularını haramla tatmin eden bayanlar; kocasını ona cezbedecek kadınlık letâfetini, zerâfetini de kaybediyor. Aynı şekilde erkekler de kadınını ona cezbedecek manevi ‘kemâlât’ını kaybediyor.
“Kadının en câzibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezâket içindeki hüsn-ü sîretidir.” , ahlâk güzelliğidir.
Demek ki Allah’ın emirlerini tanımayıp, istediğini yaşayan insanların yanına kâr kalmıyormuş.
Bunun gibi, erkek genel manada ihtiyaçları sebebiyle evlenir. Bunlar; yemek, temizlik, cinsellik, yalnızlık, teselli, huzur, sükunet.. vs. Boşanma sebepleri de zaten; erkek açısından kadına ithamı; ya ‘kadınlık yapmıyor’, ya ‘ev işi bilmiyor, yapmıyor’, ya da ‘geçimsiz’ şeklindedir.
Peygamberimiz (asm) bunların önünü çoktan almış, kadının vazifesini açıkça belirtmiş. Kendisini davet eden kocasına hayır diyen bayanı şiddetle tehdit etmiş.
Bu emirler; erkeği sultan, kadını da köle yapmaz. Bilakis bayana kocasının sevgisini ve itibarını kazandırır, uzun vadede kocası tarafından kıymet ve itibar gören bir insan olur. Erkek ise kendisine itaat eden bir kadına köle olacaktır. Kadın kocasının bir nazını çekmesine mukabil on misli nazını kocasına geçirir. Bu da gene Peygamber efendimizin (asm) kızı Hz. Fatıma’ya nasihatinde var:
“Sen Ali’ye hizmetçi ol ki, o sana köle olsun… Ağzını ve kulağını muhafaza et. Kocan sana fena söz söylerse, söylediklerini duyma ve sakın mukabelede bulunma. Daima senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün. Bu suretle sana iyi nazarla baksın.”
demiştir.
Erkek için en önemli meziyet hamiyet iken kadında iffettir.
Yani erkek ailesine, evine sahip çıkıp çıkmadığı ve yaptığı fedakarlık derecesine göre kıymetlenirken bayan iffetiyle orantılı olarak değer alır. Ne kadar buna dikkat etse o derece ahlakı inkişaf eder. Ulvî duyguları sönmez, parlar.
Evlenmeden önce gizli saklı, ne telefonla halvet yapmamış, ne de başbaşa kalmamış olanların aşkına gelince, eğer gerçek bir aşk varsa o da budur, bu yoldan olabilir.
Çünkü erkek sadece kendine ait olduğundan emin olmadığı (yani kalben bile) birisine asla aşık olmaz.. Yani kadın iffet sahibi olmak zorunda. Kimseyle (gayri meşru bir şekilde) konuşmamış, görüşmemiş.. Hz. Aişe misali.
Ayrıca bayan erkeğine karşı gelen, herşeyin daha iyisini bilen bir akıl küpü, naz makinası değil; kocasına itaat eden, en azından üzmeyen, eziyet vermeyen birisi olmalı ki erkeğin sevgisi devam etsin.
Hem hayattaki hakiki arkadaşı olan kocasına yardım eden ve destek veren, onu tasdik eden biri olmalı.. Hz. Hatice misali.
Bu durumlarda erkek sevgisini devam ettirebilir. O bayan bunlarla esarete değil kraliçeliğe namzet olur. Her isteği yapılası gelir. Bütün dünyası olan evinde ve ailesinde mutluluğu kazanır.
Aşk duygusunu da Allah insanlara, kendisine olacak ilâhî muhabbete yol göstermek, onu öğretmek için vermiş. Dünya ile tatmin olalım diye değil.
‘İlk günkü gibi’ aşk isteyen bayan; Aişe gibi iffette, kocasına irtibatta onu örnek almalı. İlk günkü nezâketini, letâfetini korumalı.
‘Eşimin sevgisi benim rızkımdır’ dedirmek isteyen; Hatice gibi destekçi, yardımcı, hem tâhire olmalı.
Vefat edince ‘arkasından ağlanılmasını’ isteyen; Fatıma gibi kocasının rızasını almaya çalışan biri olmalı.
Erkeğe gelince o da muhabbetini üç günlük tatminlerine değil, ilk günkü gibi sevgisini koruyabileceği hakikatlara bağlamalı.. Hz Peygamber gibi.
Hem nimetlerin en gereklisi ve en güzeli ve en ziyade erkeğin ihtiyaçlarına cevap veren; Allah’ın bir hediyesi, emaneti olarak sevmeli. Zira kadınlar, erkeklere tam anlamıyla bir emanettir. Erkeklerin himayesine ve yol göstermesine muhtaçtır. Ve eşini rencide etmemeli, yani istemeyeceği şeylerle eziyet vermemeli.. Hz Ali gibi.
Genel manada benim vardığım netice şu ki; ev hayatındaki saadeti temin etmek daha çok kadına düşüyor. Nitekim ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ sözü meşhurdur.
Elhasıl; meşru sınırlar dışında kalan bütün ilişkiler, aşklar; hayâlî ve sahte, bâtını vahşetli; dışı süs, içi pis; neticesi vahim, bazen de dünya ve ahireti mahveden, ama hakikaten mahveden, üç beş aylık gönül eğlencelerine mukabil bir ömürlük saadeti mahveden felaketli işlerdir.
Cenab-ı Hakk bu tür cazibedar fitnelerden muhafaza eylesin. Amin.